Bedîüzzaman II. Abdülhamide muârız ve muhâlif mi? Cahil ve Ahmak Gazeteciye Değil, Arkasındaki Saf Akıllılara Cevap Veriyorum!
Bu iddia sahipleri,[1] Bedîüzzaman ve Mehmed Âkif gibi İslâm âlimlerinin meşrû dairedeki hürriyet ve meşrûtiyeti istemeleri ile Abdülhamid düşmanlığını birbirine karıştırmışlardır. Elbette ki o dönemin çok mühim simaları, özellikle Hafiye Teşkilâtının son zamanlardaki baskı idâresini tenkid etmişler ve Abdülhamidin kurduğu hükûmetlerin, bazan istibdâd denebilecek faaliyetlerini tenkid eylemişlerdir. Ancak Abdülhamidin de devletin devamını sağlamak için yürüttüğü şahsî idâre sistemini, her yönüyle meclis-i şûrâ esaslarına uygundur demek mümkün değildir.[2]
Özellikle Bedîüzzaman ile ilgili iddialara gelince, Bedîüzzaman-Abdülhamid münasebetlerini kısaca özetlemekte yarar vardır:
1907de İstanbula gelen Bedîüzzaman, Meşrûtiyetin ilânından evvel söylediği bir nutkunda, Sultan Abdülhamidi, Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halîfe -i Peygamberî diye vasıflandırmaktadır. 1909 Martında kaleme aldığı bir makalede ise, ona şu tavsiyelerde bulunmaktadır:
Ömrünün zekâtını Ömer bin Abdülaziz gibi sarf et. Ta ki, biatın manası gerçekleşsin. Meşrûtiyeti kansız kabul ettiğin gibi, Yıldızı da mahbûb-ı kulûb eyle. İstibdâd, kalb-i memalik olan İstanbulda kan bırakmadı*ğın*dan hüsn-ü niyeti göster. Pür-şefkat ile meşrûtiyeti kansız kabul etti*ğin gibi; menfur olmuş Yıldızı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebanîler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkikîn-i ülemâyı doldurmak... ve Yıldızı Dârül-Fünûn gibi etmek... Ve ulûm-u İslâmiyeyi ihyâ etmek ve meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti, mevki-i hakikisine isad etmek... Ve milletin kalb hastalığı olan zaf-ı diyânet ve baş hastalığı olan cehâleti, servet ve ikti*darınla tedavi etmekle Yıldızı Süreyya kadar ilâ et. Tâ Hânedân-ı Osmanî ol burc-u hilâfette pertevnisâr-ı adâlet olabilsin. Hem de havaîc-i zaruriyeye iktisad et. Tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin. Madem ki, İmâmsın....[3]
Bedîüzzamana göre, Abdülhamid zamanında yapılan bütün istibdâdlar onun şahsına verilmemelidir. Maalesef İttihâdcılar bunu yapmıştır. Zira o şefkatli bir Sultandır. Başka bir eserinde de, Abdülhamidin şahsî idâresini anlatırken, Abdülhamidin mecbur olduğu istibdâdifadesini kullanmaktadır. Namık Kemâlin Abdülhamidi tenkit ettiği Hürriyet kasidesini değerlendiren Bedîüzzaman, 1930lu yılların idâresini kasdederek, meseleyi bütün yönleriyle gözler önüne sermektedir:
Şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya layık iken, o tokada müstehak olmayan, gayet mühim bir zatın yani Abdülhamidin yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün;
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhây-ı hürriyet
Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyyetten.[4].
1952 yılında bazı kimseler, Bedîüzzamanın sanki İttihâdcıları destekleyerek Sultan Abdülhamide muhâlif olduğu iddialarını yaymaya başlayınca, talebelerine kaleme aldırdığı Lâhika Mektubunda aynen şunları ifade etmektedir:
1) Bir adamın kusuru ile başkası mesul-olamaz. Dolayısıyla Abdülhamidin hükûmetlerinin hataları ona verilemez. 2) Bedîüzzaman, II. Meşrûtiyetin başında, hürriyet-i şeriyyeyi teşvik etmiş, bazı siyasi muhâliflerinin istibdâd adını verdikleri, Abdülhamid idâresi için de, mecburî, cüzî ve hafif istibdâd, İttihâdcıların zulmu için ise, pek şiddetli külli istibdâd tabirlerini kullanmıştır. Şu cümlesi meşhurdur:Eğer meşrûtiyet, İttihâdcıların istibdâdından ibaret ise ve Şerîata muhâlif hareket demek ise, bütün dünya şahid olsun ki, ben mürteciyim. 3) Hürriyet, İslâmi terbiye ile terbiye olunmazsa, çok şiddetli bir istibdâda dönüşeceğini haykırmıştır ve maalesef öyle de olmuştur. 4) Abdülhamidin yabancı düşmanlara karşı gösterdiği dehası, İslâm âleminin tam bir Halîfesi olması, Şark Vilâyetlerini Hamidiye Alayları ve İslâm kardeşliği ile Ermenilere karşı koruması; İslâmın bütün hükümlerini hayatında yaşaması ve Yıldız Sarayında manevi şeyhini eksik etmemesi sebepleriyle bir veli olduğunu açıkça ifade etmiştir. 5) Ancak insan hatasız olmayacağından, onun da bazı hataları olduğunu ve ancak bu hataların mecburiyet altında işlenen hatalar bulunduğunu açıkça beyan eylemiştir..
O halde başta Bedîüzzaman ve Mehmed Âkif olmak üzere, büyük İslâm âlimlerinin Abdülhamide muhâlif oldukları ve hatta aleyhindeki hal fetvâsını hazırladıkları şeklindeki iddialar doğru değildir. Fetvâyı zamanın Fetvâ Emini Hacı Nuri Efendi imzalamamıştır; ancak maalesef İttihâdcıların kuklası haline gelen Şeyhül-İslâm Mehmed Ziyâuddin Efendi imzalamıştır. Bu fetvâdaki hal gerekçeleri tamamen iftiradır. Zira Sultan Abdülhamidin 31 Mart Vakasına sebep olduğu zikredilmiştir ki, tamamen yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Dini kitapları yaktırdığı iddia edilmiştir ki, tam bir iftiradır; zira en çok dini kitap onun zamanında basılmıştır. Devlet hazinesini israf ettiği söylenmektedir ki, Abdülhamid gibi dindar bir Padişaha bunu isnad etmeye şeytan bile yaklaşmaz. Zâlim olduğu ileri sürülmüştür ki, iktidarı boyunca idam cezasını uygulamadığı herkesin malumudur.[5]
Dilekçede görüldüğü gibi, Bedîüzzaman, şark vilâyetlerine maârifi götürmek istemesiyle, pek çok faidelerin yanında, Osmanlı Devletinde karışıklığı önlemek ve âşâirin birbirine karşı sarf ederek kırıp bitirdikleri büyük kuvveti toplattırıp hükûmetin eline vermekle, dış düşmanlara karşı o kuvveti kullanmak ve neticesinde hal‑i hazırdaki vahşet ve cehâletleri ile birlikte, medeniyet ve maârife kabiliyetli bir millet olduklarını, lâkin fıtratlarında mevcud bu kabiliyet ve istidat madenini maârif ile işletmekle o muazzam netice elde edilebileceğini ve o zaman bu milletin adâlete nasıl istihkak kesbedeceğinin bilineceğini söylüyor. Fakat yukarıda belirtildiği üzere, Mâbeyn paşaları bu maksad ve neticeleri göremiyerek veya görmezlikten gelerek, dilekçesinde gösterilen o muazzam hizmeti nazar‑ı ehemmiyete almıyor. Lâkin buna rağmen Bedîüzzamanın ümidi kırılmıyor. İnkisar‑ı hayale uğramıyor. Yine aynı maksad üzerinde çalışmasına devam ediyor.
Bu kısa izahları biraz daha açalım:
Bedîüzzamanın Eski Eserleri, Yeni Eserleri ve Hatıralarında II. Abdülhamid ile İlgili Tesbitleri
Bu mesele belli mihraklar tarafından çok tahrif edildiği ve kaşındığı için konuyu, bütün yönleriyle ele almak istiyoruz:
1. Bedîüzzamanın Eski Eserlerinde II. Abdülhamid
1‑ Meşrûtiyetin ilânının ilk günlerinde söylediği nutkunun son bölümünde: Yaşasın yaraları tedavî etmek fikrinde olan Halîfe‑i Peygamber[6] demek suretiyle, onun şahsiyet ve makâmının ne olduğunu ortaya koymaktadır.
2‑ 23 Mart 1909da gazetelerde yayınlanan Dağ meyvesi acı da olsa devadır başlıklı makalesinin yedinci maddesinde:
Hilâfete dair bir rûyadır. Âlem‑i menamda Padişahı (Sultan Abdülhamidi) gördüm dedim: Sen zekâtül-ömrü, Ömer‑i Sânî (Ömer bin Abdülaziz) mesleğinde sarfet! Tâ ki, Meşrûtiyet riyâsetine lâzım ve biatın manâsı olan teveccüh‑ü umûmiyeyi kazanasın!
Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim. Siz de ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz?.. Bir de sizde, onlardaki kuvvet‑i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk...
Ben dedim: Bizdeki tenbih‑i efkâr‑ı umûmî ve tekmil‑i mebâdî ve vesâit ve ihata‑i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla, hem o noktaları istihsal, hem de netice‑i matlub olan terakkiyi intac edebiliyoruz. Düvel‑i ecnebiyenin adâleti bunu ispat eder.
O dedi: Nasıl yapacağım? Dedim: İstibdâd, kalb‑i memalik olan İstanbulda kan bırakmadığından, hüsn‑ü niyeti göster. Pür‑şefkat ile Meşrûtiyeti kansız kabul ettiğin gibi, menfur olmuş Yıldızı mahbub‑u kulûb etmek için, eski zebanîler yerine, melâike‑i rahmet gibi muhakkikin‑i ülemâyı doldurmak ve Yıldızı Dârul‑Fünûn gibi etmek; Ve ulûm‑u İslâmiyeyi ihyâ etmek ve meşihat‑ı İslâmiyeyi ve hilâfeti mevki‑i hakikisine isad etmek.. Ve milletin kalb hastalığı olan zaf‑ı diyânet ve baş hastalığı olan cehâleti, servet ve iktidarınla tedavî etmekle; Yıldızı süreyya kadar ila et! Ta, Hânedân‑ı Osmanî ol burc‑u Hilâfette pertev-nisâr‑ı adâlet olabilsin. Hem de havâic‑i zaruriyeye iktisad et, ta alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin. Madem ki İmâmsın!.. Birden uyandım, gördüm ki; asıl bu âlem‑i yakaza rüyadır. Asıl uyanmak (uyanıklık) ve hakikat o rüya imiş.[7]
İşte Bedîüzzaman Hazretleri, rüya diye tavsif ettiği ve onu gazetelerde bir çeşit açık mektub tarzında neşrettiği ve onun sonunda. Asıl uyanıklık ve hakikat o rüya imiş dediği makalesinde, merhum Sultan Abdülhamidin İslâm Halîfesi olduğunu açıklamaktadır. Ayrıca Hazret‑i Osman Radiyallahü anhuya benzer bir tarzda, elinde gücü, kuvveti, askeri varken, kan dökülmemesi için, Jön Türklerin ve İttihâdçıların Selânikte 21 Temmuz 1908de ilân ettikleri anayasayı ve Manastırda yer‑yer hâdiseler çıkararak, işi kuvvete döktükleri sırada, Sultan Abdülhamide bağlı kuvvetler, ordu ve askerlerin başındaki yüksek rütbeli âmirler, defalarca ona yalvararak, karşı koymaları için izin istedikleri halde, sonunda 31 Mart hâdisesinde Yıldız Sarayını çeviren Hareket Ordusuna karşı, bilhâssa onun tüfekçi başısı Arnavut Halil Bey ayaklarına kapanıp hüngür‑hüngür ağlayarak izin istediği halde, onun merhamet ve şefkati kan dökülmeğe rıza göstermemesini hatırlatmaktadır. Bütün bunlara rağmen, Hareket Ordusu şehri işgal ettikleri zaman, Padişahın Tüfekçibaşısını yakalayıp, getirip onun Sarayının bahçesinin kenarında asmışlardır. Bu da gösteriyor ki; Bedîüzzamanın Pür‑şefkat ile Meşrûtiyeti kansız kabul ettiğin gibi... ifadesiyle bu ve buna benzer hâdiseleri ifâde etmektedir.
Ayrıca, bu hakikatli rüyanın şu parağrafında biraz daha açık ifadeyle:
Nefret edilen Yıldız Sarayını kalplerin sevgilisi haline getirmek için, zebani gibi olan istihbaratçılar yerine, rahmet melekleri gibi âlimleri doldur. Yıldız Sarayını Üniveriste haline getirmek, İslami ilimleri ihyâ etmek, Şeyhülİslâmlığı ve Hilâfeti hakiki mevkiine ulaştırmak; milletin kalp hastalığı olan dindeki zafiyet ve baş hastalığı olan cehâleti, servet ve iktidarınla tedavî etmekle, yıldızı Süreyya kadar yükselt! Ta, Hânedân‑ı Osmanî ol Hilâfet burcunda adâlet yıldızlarını parlatsın.[8]
demek suretiyle, Osmanlı Hânedânının ebedî kalması ve daima hilâfet burcunda kalarak, etrafında adâlet saçmak için Halîfeye yol gösteriyor ve irşad ediyordu.
3‑ Kürdistan ülemâ ve meşâyih ve rûesâ ve efrâdına Meşrûtiyete dair telkinatıdır başlıklı yazısında, Bedîüzzaman, Padişah Abdülhamid için şöyle diyor:
Şimdiye kadar Padişaha iktida ettiniz ki; milletin vahşetinden dolayı, tedennî ve inkirazın mahkumu olan kuvvet ve cebri millette istimal lüzum gördünüz. Şimdi de Padişah yine size İmâmdır, iktida ediniz ki, o ömr‑ü ebedîye mazhar olan marifet ve adâleti ile milletini idâre edecek. Elhasıl: Efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı. Siz de o eski ve köhneleşmiş ağalık abasını bir hulle‑i adâlete tebdil ediniz![9]
Bedîüzzaman Hazretleri Padişaha ve hilâfet‑i İslâmiye cihetinden Halîfeye, şarklı vatandaşlarını, itaate, itidale, iktidaya davet etmekle beraber; Meşrûtiyet dönemi icabatından olan marifet ve akıl yolunda yürümelerini, zulüm ve cebri bırakmalarını, milleti istihdam etmek değil, ona hizmet etmelerini tavsiye ediyor ve Meşrûtiyet şerefinin esasını yine Sultan Abdülhamide veriyor.
Aynı yazının devamında ise, şöyle diyor:
İstibdâdın maden ve menbiti olan şeref ve haysiyet ve itibarî rütbeden istimdat ve milleti istihdam.. ve hatır ve tahakküm ve tarafdarî rabıta etmekdir ki; vahşetin ağalığı budur. Ümmül‑ağavat olan Yıldızda, Ebül-ağavat olan Sultan Abdülhamid bu ağalıktan vazgeçti. Nerede kaldı başka sivri sinekler![10]
Burada gerçi Bedîüzzaman, Şarktaki ağalık ve zorbalığın şeref ve haysiyyet cihetiyle milleti istihdam etmeklik şekline vurması içinde, Sultan Abdülhamidin ismi de bil-münasebe geçmektedir. Ağaların Babası şeklinde bir tabir vardır ve gerçekten de Sultan Abdülhamid, bir zamanlar Şarktaki aşiretleri kendisine, dolayısıyla Osmanlı saltanatına bağlamak maksadıyla büyük aşiret reislerine, kimisine paşalık, kaymakamlık, kimisine binbaşılık rütbesi vermiştir. Neticesinde o aşiret çöl paşalarının çok zulümleri ve vahşetleri vaki oldu. Fakat bu, Sultan Abdülhamidin, o zamanki şartlara göre devlet idâresindeki bir siyâsetiydi. Yanlış ve hatalı olabilirdi. Ama Padişahın, o reislere paşalık ve rütbeler bahşederken gidin millete zulmedin, yağma edin şeklinde bir emri, işâreti yoktu ki, o suçların tamamı ona yüklensin, Onun niyeti dağınık, dağ ve derelerde yaşayan o reislere birer rütbe vererek, hükûmete karşı itaatlerini temin idi. Ayrıca, Üstâd Bedîüzzaman aynı yazısında Sultan Hamid bu ağalıktan vazgeçti diyerek onu bu suçtan tebrie etmektedir.
4‑ 31 Mart 1909da Dîvân‑ı Harb‑i Örfideki müdafaatının Onbirinci cinâyetinde, Sultan Abdülhamidle ilgili kısmında şöyle der:
İstibdâdlar umumen Sultan‑ı Mahlûa isnad edildiği halde, onun Zabtiye Nâzırı ile bana verdiği maâşı ve ihsan denilen rüşvet ve hakk‑ı sükûtu kabul etmedim, reddettim. Milletimin nâmını lekedar etmedim. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim.[11]
Bedîüzzaman İstibdâdlar umumen Sultan‑ı mahlûa isnad edildiği halde... sözüyle, Jön‑Türk hareketinin başladığı zamanları kasdetmektedir. Gerçekten o zamanlar, başta Namık Kemâl, Ziya Paşa ve sonra Mehmed Âkif gibi mücahid, edib şâirler, hürriyetperverler, Sultan Abdülhamide şiddetli hücum ettikleri ve bütün istibdâd ve tahakkümleri onun şahsından bilip itiraz ettikleri bir gerçektir. Lâkin Hazret‑i Üstâd Bedîüzzaman ise; ... isnad edildiği halde diyor. Yani gerçek olarak değil, belki o zamanlar öyle telâkkî ve kabul ediliyordu demek istiyor. ve O şefkatli Sultana boyun eğmedim sözüyle Sultan Abdülhamidin şefkatli, merhametli ve dindar bir insan olduğunu kaydediyor.
Ayrıca, Bedîüzzaman Hazretleri o zamanki en heyecanlı nutuk ve makalelerinde, hiç bir zaman Sultan Abdülhamidin şahsiyetine, makâmına ve şahsî, insanî ahvâline ‑sair hürriyet‑perver mücahidler gibi‑ hakaretâmiz sözlerle ilişmemiş, hücum etmemiştir. Ancak nasihat tarzında bazı şeyler söylemiştir.
5‑ Meşrûtiyetin ilânından iki sene sonra, 1910 yılının sonu ve 1911 yılının başında telif ve tabettirdiği Münâzârat isimli eserinde, istibdâd ve meşrûtiyeti tarif ederken, Sultan Abdülhamidin bahsi münasebetiyle şöyle der:
Zira sabıkta Padişah kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu. Biçare milletin halini anlamıyordu.. Veyahut zaf‑ı kalb ve kuvvet‑i vehm ile anlamak istemiyordu. Yahut mütehevvisane ve mütekeyyifane ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmağa müsaid değildi.[12]
Burada Sultan Abdülhamidin şahsiyyetine zâhirde bir tariz görünmektedir. Lâkin dikkat edilirse, birkaç ihtimali birden nazara veriyor. En baştaki ihtimal, kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu ifadesiyle, Mâbeyndeki paşaların aldatmaları veyahut onu bir çeşit ablukaya almalarıyla mahbus gibi yani sağını solunu tam manasıyla haberdar olarak bilmiyordu. Aldığı malumat da Mâbeyn den geçerek kendisine ulaşmaktaydı. Sondaki ihtimal ise, Onun beşerî ve insanî ve fıtrî bazı hallerinden ve zaif olan bazı damarlarından bahsediyor ki, onun tamamen beşeriyetine yöneliktir. Yaratılış itibariyle vesveseli, hassas, tereddütlü olabilirdi. Fakat bunlar, onun kötü niyetliliğine, kasdî olarak onları işlediğine delâlet etmez. Bedîüzzaman da ahirki zaif ihtimal ile birazcık onun fıtrî beşeriyetine ve zaif damarına vuruyor.
6‑ Hizanlı Şeyh Selimin[13] Hürriyet hakkındaki: حُرِّيَّةٌ حَرِّيَّةٌ بِالنَّارِ ِلاَنَّهَا تَخْتَصُّ بِالْكُفَّارِ Arapça şiiri ki, Hürriyet ancak ateşe lâyıktır. Zira kâfire mahsus bir şiardır sözünü sual tarzında Bedîüzzamana tevcih ettikleri zaman, o da şöyle cevab vermiştir:
O biçare şâir, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibâha mezhebi zannetmiş. Haşa! Belki insana karşı hürriyet, Allaha karşı ubudiyyeti intac eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Hamide Ahrârdan ziyâde hücum ediyordu ve derdi: Hürriyeti ve Kanûn‑i Esâsîyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.
İşte yahu, Sultan Abdulhamidin mecbur olduğu istibdâdını hürriyet zanneden ve Kanûn‑i Esâsînin müsemmasız isminden ürken (adamların) sözünde ne kıymet olur: Belki böyle diyenler öyledirler. Hem yirmi senelik İslâmiyetin bir fedaîsi de demiştir:
حُرِّيَّةٌ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ اِذْ اَنَّهَا خَاصِّيَّةُ اْلاِيمَانِ
Yani: Hürriyet, insanlara Allahın bir atiyyesidir. Çünki îmânın hasiyetidir.[14]
Bedîüzzamanın bu, dini rasihâne bilen hakikatli cevabında görüldüğü üzere, o zaman bazı müfrit yarı hocalar ve tekfire meraklı hasta mizaçlılar, hemen bir ayetin zahirî manâsına yapışarak, mezkûr Anayasayı kabul edenleri, bilhâssa işin başındaki Türkleri küfürle ittiham etmişler. Fakat Bedîüzzaman, o zaman cevab vermiş ve o biçare müfritlerin yanlış fikirlerini ortaya koymuş ve onları susturmuştur.
2. Bedîüzzamanın Yeni Eserlerinde II. Abdülhamid
Merhum Sultan Abdülhamidle ilgili eski eserleri ve makalelerinden alınan mezkûr nümunelerden başka, hayatının ikinci devresi olan Yeni Saîd tabir ettiği zamanlarında bu mevzuda söyledikleri kısaca şöyledir:
1‑ 22. Lemada; Sultan Abdülhamidin ismi zikredilmemiş, ama ona karşı söylenmiş bir şiiri bir münasebetle kaydederken şöyle diyor:
Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya layık iken ve hâlbuki o tokada müstahak olmayan, gayet mühim bir zâtın, yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün
Ne mümkin zulm ile bîdad ile imha‑yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyette.[15]
Bu beyân ile Bedîüzzaman Hazretleri, Sultan Abdülhamidi gayet mühim bir zât şeklinde tavsif ederek, ona karşı yazılan, söylenen tenkidlerin, hücumların yanlış olduğıınu apaçık beyân ediyor.
2‑ Beşinci Şuâ Risâlesinin tetimmesinde zulüm ve istibdâd meselesi münasebetiyle şöyle demektedir:
Zannederim, asr‑ı ahirde İslâm ve Türk hürriyetperverleri bir hiss‑i kabl‑el vuku ile bu dehşetli istibdâdı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp, yanlış bir hedef ve hata bir cebhede hücum göstermişler.[16]
Bu parağrafta Bedîüzzaman Saîd‑i Nursî Hazretleri çok açık ve kesin olarak, Sultan Abdülhamide atılan itiraz oklarının ve hücumların katiyyetle yanlış ve hata olduğunu söylemektedir. Namık Kemâller, Mehmed Âkifler bir hiss‑i kabl‑el vuku ile çok sonra meydana çıkacak bir istibdâd ve zulmü hissetmişler, fakat hücum oklarını yanlış bir hedefe atmışlardır, diyor.
3‑ Birinci Şuâ Risâlesi, 29. ayetin beyânının sonunda şöyle demektedir:
Âlem-i İslâm için en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve onüçüncü asrın âhiri ve ondördüncü asır ile harb-i umûmî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle bu cümle makam-ı ebcediyle altıncı asra ve evvelki cümle gibi اَلْعَزِيزِ الْحَمِيدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.[17]
4‑ Sekizinci Şuânın âhirinde, Hilâfet‑i İslâmiye hakkında gelen hadis‑i şerîfin manâ‑yı işarîlerini yazarken cifrî ve ebcedî hesabiyle, Hicrî 1328, Rumi 1326 (Miladi 1909) ederek hilâfet‑i İslâmiyenin sona erdiğine işâret ettiğini, ayrıca İslâmiyetin ilk dört Halîfeleri Hazret‑i Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Âlî -Radiyallahü teala aleyhim ecmain-in isimlerinin beraberce Ebcedî makâmı yine 1326 Rumi (1909) ederek Hilâfet‑i Osmaniyenin sona ereceğine ve bu tarihten sonra, artık Hilâfetin şartlarına muvafık tarzda takarrur etmediğine ve etmiyeceğine işâret ettiğini kaydetmekle, Sultan Abdülhamidin İslâmın son Halîfesi olduğuna açıkça işâret etmektedir.[18]
5‑ Rumuzât‑ı Semâniye Risâlesinde, Sûre‑i Alakın bazı cümleleri 1322 Rumi‑1324 Hicri ederek yine Hânedân‑ı Osmaniyenin hal ve nasb gibi mühim olaylarına baktığını ve Balkan ittifakiyle zuhura gelen mühim hâdiselere işâret ettiğini kaydetmektedir.[19]
6‑ Başka bir eserinde şöyle diyor:
Hilâfet‑i Abbasiye, Hülagunun hücûmiyle hatime verildi. Üç dört asır zaman‑ı fetretten sonra يأتي الله بقوم يحبهم و يحبونه(Mâide: 54;Allah öyle bir millet getirir ki, Allah onları sever ve onlar da Allahı sever ) âyetinin sırrına mazhar olan Osmanlı âdil padişahları, hadis‑i şerîfteki istikameti yerine getirmeye çalıştıklarından, hadisin hükmiyle ümmet için bin sene hilâfet‑i İslâmiyeyi ve şer‑i şerîf üzerine giden hükûmetin idâmesine vasıta oldular.[20]
7‑ 1952 senesinde İstanbulda Nur talebesi bir muallimin zihnini meşgul eden, Üstâd Bedîüzzaman Hazretlerinin II. Meşrûtiyyet sıralarında, Sultan Abdülhamidle macerasını ve Üstâdın o sıra neşretmiş o-lduğu nutuk ve makalelerindeki bazı ifadelerini, sair hürriyetperverler gibi Bedîüzzamanın da bir itirazı, bir hücumu manâsında anlaması üzerine, Bedîüzzaman Saîd‑i Nursî Hazretleri bu konuda talebelerine bir yazının ana hatlarını dikte ettirmiş ve bir lâhika olarak o zamanlar hem eski harfle hem de yeni harfle teksir ettirerek neşrettirmiştir. O mektubu aynen buraya alıyoruz.
Bir muallim kardeşimiz Sultan Abdülhamidin hakkında Üstâdımızın hürriyet başında söylediği nutuklarda, Sultan Hamide hücum zannetmiş ve o kıymetdar Padişahın kıymetini takdir etmemiş gibi bir şüphe gelmiş?...
Elcevab: Biz Üstâdımızdan aldığımız hakikat‑i hal ile cevab veriyoruz.
Evvela: Üstâdımızın hayatındaki birinci bir düstûru: Kuran‑ı Hakimin bir Kanûn‑u esasisidir ki; Bir adamın cinâyetiyle başkası mesul-olamaz!.. Kaide‑i Kuraniyesiyle o Padişahın zamanındaki hükûmetin hataları ona verilmez, diye daima hayatında ona hüsn‑ü zan etmiş. Onun bazı zaman mecburiyetle ettiği kusurları onun muarızlarına karşı tevile çalışmış.
Saniyen: Üstâdımız Hürriyetin başında bütün‑ kuvvetiyle Şerîat dairesindeki Hürriyet‑i Şeriyeyi sena etmiş, nutuklarıyla halkı o hürriyete davet etmiş. Ve Hürriyet‑i Şeriyeye muhâlif olanlara demiş ki; Eğer Şerîat dairesinde olmazsa, istibdâd namı verdiğiniz, bir şahsın mecburî, cüzî ve hafif istibdâdı, pek şiddetli bir istibdâd‑ı küllî olup inkisam edecek. Herkes bir nevi müstebid olur, istibdâd‑ı mutlak çıkar, binler istibdâd hükmüne dönecek. yani; hürriyet ölecek, bir istibdâd‑ı mutlak çıkacak. Hatta bu meselede, Üstâdımız idam için kurulan Dîvân‑ı Harb‑i Örfide demiş ki: Eğer Meşrûtiyyet İttihâdçıların istibdâdından ibaret ise ve hilâf‑i Şerîat hareket ise, bütün dünya şahid olsun ki ben mürteciyim.
Salisen: Üstâdımız o zamanda, bir hiss‑i kable‑l vuku nevinden şimdiki âlem‑i İslâmın ecnebî istibdâdından kurtulması ve bir Cemâhir‑i Müttefika‑i İslâmiye tarzında tezahüre başlamasını tasavvur etmiş, ümit etmiş, hissetmiş ve bütün kuvvetiyle bağırmış. Hürriyet‑i Şeriyeyi takdir etmiş. O zamanki hitabelerinde demiş ki: Hürriyet, terbiye‑i İslâmiye ile olmazsa ölecek, yerine istibdâd‑ı mutlak çıkacak.
Rabian: Üstâdımızdan hem işitmişiz, hem halinden anlamışız ki: Ecnebilerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve metanet, hususan âlem‑i İslâmın kısm‑ı azamının Halîfesi olmak; Hem biçare Vilâyat‑ı Şarkiyenin bedevi aşâirini Hamidiye alayları ile en yüksek bir derece‑i askeriye ve medeniyeye onları sevk etmesi ve Hamidiye camiinde her cuma günü bulunması ve şeâir‑i İslâmiyeyi elden geldiği kadar müraat etmesi ve daima yıldız dairesinde manevî Üstâd kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi; çok hasenatı için Üstâdımız bütün hayatında onu Padişahlar içinde bir nevi velî hükmüne geçtiğini kanaat etmiştir.
Hamisen: İnsan hatasız olmaz. Eğer onun hakkında o zaman nutuklarında, bir mecburiyet tahtında şiddetli hataları olsa da, elbette o hatanın hiç bir ehemmiyeti kalmaz. Hem Aşere‑i Mübeşşere içinde, Hazret‑i Ali (R.A.) ile Hazret‑i Talha ve Zübeyirin birbiri hakkındaki hataları, onların Hakikat‑ı İslâmiyeye dair uhuvvetlerine zarar vermediği gibi, elli sene evvel Üstâdımızın merhum Padişahın hakkında bir hatası medar‑ı itiraz olamaz.
Üstâdımızın hizmetinde bulunan Nur Tebeleri[21]
Görüldüğü üzere, bu lâhika mektubunda beş vecihle merhum Sultan Abdülhamid tebrie ediliyor. Ve onun hasenâtı seyyiâtına mutlak şekilde galib olduğundan manevî makâmı ve derecesi yüksek olduğunu belirtiyor. Bedîüzzaman Hazretleri diğer hürriyetperverlerden çok derece hafif, nasihat kabilinden bazı itirazlarını da kendi üzerine alıyor ve Padişahı lâyık olduğu nisbette medhediyor.
3. Bedîüzzamanın Hatıralarında II. Abdülhamid
Bedîüzzaman Hazretlerinin son on senelik hayatının en yakın talebe ve hizmetkârlarından nakledilen bir iki rivayeti daha kaydedelim:
1‑ Mustafa Sungur: Üstâd Hazretleri Sultan Abdülhamid hakkında eskiden itirazvarî bazı makaleleri için, bir defasında şöyle buyurmuşlardı, eliyle mübarek başına vurarak: Keçeli Saîd, sen şefkatli bir Padişaha müstebid diye itiraz etmiştin. Onun cezası olarak şu dehşetli istibdâdların zulmünü çek!
2‑ Mustafa Sungur ve Bayram Yüksel: Bir gün Üstâdımız merhum Sultan Abdülhamid hakkında demişti ki: Sultan Abdülhamid velidir. Ben onu hususi dualarım içine almışım. Her sabah, ya Rabbi sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hânedân‑ı Osmaniyeden râzı ol! diye dualarımda yadederim demişlerdi.[22]
İşte konunun başından buraya kadar, gerek yazılı gerek rivayet yollu ifade ve beyânların mecmuundan çıkan netice şudur ki: Bedîüzzaman Saîd‑i Nursî Hazretleri eskiden II. Meşrûtiyyetin ilânından evvel ve sonrasında, Hürriyet‑i Şeriyenin gerçek manâda Osmanlı devleti idâresinde yerleştirilmesini ve bu meyanda Hilâfet Saltanatının idâresini, bir kaç paşanın fikir ve tedbiriyle değil, büyük bir millet meclisi ve onun yanında geniş ve büyük bir şûra meclisi tarafından kararlar altına alınmasını istemiş ve bu yolda mücadele vermiştir. Bu mücadeleleri esnasında, bazen bilmünasebe ve dolayısıyla Sultan Abdülhamide karşı da itirazvari veya nasihat şeklinde sözleri varid olmuştur. Lâkin Bedîüzzamanın bu kabil sözleri ise, bir İslâm Halîfesinden bazı hizmetlerin yapılmasını taleb ve bazı nasihat şeklinden ibaret olduğu, yukarıda nakledilen yazılı ifadelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Başkaca herhangi bir itiraz, şahsiyyetine bir hücum tarzı yoktur.
Prof. Dr. Ahmed Akgunduz
Rector & President
Islamitische Universiteit Rotterdam
Bergsingel 135, 3037 GC Rotterdam
T +31 (0)10 485 47 21
F +31 (0)10 484 31 47
E akgunduz@iur.nl; I http://ift.tt/1x3Vi4C
http://ift.tt/1x3VjFD; http://ift.tt/1t2lvlA
Bir diğer isim Ömer Faruk Yılmazdır. Bkz. Ömer Faruk Yılmaz, Sultan İkinci Abdülhamid Han, İstanbul: Osmanlı Yayınları, 1999, sh. 288-293; Burada Bedîüzzamanı da maalesef Sultan Abdülhamid muarızları arasında saymaktadır.
Bir başka şahsiyet ise, muhterem Hocam İhsan Süreyya Sırmadır. İhsan Süreyya Sırma, II. Abdülhamidin İslam Birliği Siyâseti, İstanbul, Beyân Yayınları, sh. 113-114. Şöyle iddia ediyor:
Ancak, bu meşrûtiyetçilerin "meşrûtiyet" anlayışları birbirinden farklılıklar arz ediyordu. Fakat onlar, bu görüş farklılığına rağmen, Abdülhamid'in aleyhinde birleşmesini bildiler: Bedîüzzaman Saîd Nursî'den, Mehmed Âkif'e; Enver Paşa'dan, Rıza Tevfik'e kadar... Hatta Tefsir yazarı Elmalılı Hamdi Yazır'a kadar. Ne var ki tarih, bu zevatın bir kaç dönmenin oyununa geldiklerini ayan beyân göstermiştir.
Bedîüzzamanın eserlerini ve değerlendirmelerini okuyanlar bunun ne kadar temelsiz bir tenkit olduğunu anlayacaktır. Biz de ayrıntılı olarak değerlendireceğiz. Muhterem Hocamız, bu mesnedsiz değerlendirmelerine Bedîüzzamanın Meşrûtiyet fikrini tam anlamadan devam etmektedir. Bkz. sh. 115 vd. Ayrıca krş. İhsan Süreyya Sırma, Belgelerle II Abdülhamid Dönemi, İstanbul: Beyan Yayınları.
Sultan Abdülhamid ve Bedîüzzaman konusunda Muhterem Kadir Mısıroğlunun değerlendirmeleri ise, nazara alınmayacak kadar sathî olduğundan üzerinde durmuyoruz. Kadir Mısıroğlu, Bir Mazlûm Pâdişâh: Sultan II. Abdülhamid adlı eserinin mukaddimesinde çok yakışıksız olan Sultan II. Abdülhamide muhâlefet kendilerine hiç yakışmayacak iki şahıstan biri olan Üstâd Bedîüzzaman Saîd-i Nursî, pek geç kalmış dahî olsa, âhir ömründe nedâmet göstermiştir demekte ve Sultan Abdülhamidin torunu Nemika Sultandan helallik dilediğini iddia etmiştir. Naklettiğimiz vasıflandırması asla doğru olmamakla birlikte, helallik dilemesi şeklindeki manayı reddetmiyoruz; ancak muhtevasından tamamen kuşkuluyuz. Zira Bedîüzzamanın Sultan Abdülhamid değerlendirmesini biraz sonra ayrıntılarıyla açıklayacağız.
Muhterem Abdülkadir Badıllı Ağabey, bu manasız iftiralara ilmî ve mantıklı cevaplar ihtiva eden bir makale kaleme almıştır. Badıllı,Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. I, sh. 446; Bediüzzaman Abdülhamidde Yanıldı mı?.
[2] Bedîüzzamanın talebelerinden Muhsin Alevin hatıralarında anlattığı bir olay, Bedîüzzamanın Abdülhamid hakkındaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymaktadır. İstanbulda Sultan Abdülhamid hakkında kitap yazan bir adam, merhum padişaha çok hücum edip hakaret ediyormuş. BunuÜstâd duyunca üzüldü. Bize, Sultan Abdülhamid 60 milyon Müslümanın Halîfesiydi. Ben ona bir veli nazarıyla bakıyorum diye buyurarak Abdülhamid hakkında bir lahika mektubu neşretmişti. Nur Talebelerinden Ziya ve Muhsin imzasıyla daha sonraları Münâzarâta eklenen bu lahika mektubunda şu ifadeler bulunmaktaydı: Üstâdımızdan hem işitmiş, hem hâlinden anlamışız ki, ecnebilerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve kanaat; husûsan âlem-i İslâmın kısm-ı âzamının Halîfesi olmak; hem, biçare vilâyât-ı Şarkiyenin bedevî aşâirini Hamidiye Alayları ile en yüksek bir derece-i askeriye ve medeniyeye onları sevk etmesi, Hamidiye Camiinde her Cuma günü bulunması, şeâir-i İslâmiyeye elden geldiği kadar mürâât etmesi, daima Yıldız dairesinde manevî üstâdı kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi, çok hasenâtı için, Üstâdımız, bütün hayatında onun padişahlar içinde bir nevî velî hükmüne geçtiğini kanaat etmişti.. Bkz. Necmeddin Şahiner, Son Şahidler Bedîüzzaman Saîd Nursîyi Anlatıyor, Cilt 1, İstanbul 1994, Yeni Asya Yayınları, s. 307; Münâzarât, sh. 150-151 (Yeni Asya Neşriyât).
[3] Dağ meyvesi acı da olsa devadır, Misbah, 19.9.1324/2.10.1908 tarihli 2. Sayısı. Misbah gazetesi 2 Ekim 1908 nüshasında, bu nutkun ilk bölümünün başında şöyle bir tarif koymuştur:
İstanbulûmuzca Kürd Hoca denmekle maruf, fâzıl-ı şehîr Bedîüzzaman-ı Kürdî Molla Saîd Hazretlerinin inkılâb-ı mesud ibtidâlarında Dersaâdet ve Selânikte kerraren irad edip bilhâssa ga*zetemize ihda eylediği nutk-ı irticâlidir.
[4] Lemalar, sh. 171.
[5] Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c. I, sh. 618-619; Büyük Türkiye Tarihi, c. VII, sh. 231-233 (Bu konuyu bütün ayrıntılarıyla bu eserlerde bulmak mümkündür); Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, II. Sultan Abdülhamidin Hali ve Ölümüne Dair Bazı Vesikalar, sh. 705-748; Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. I, sh. 176-184; Bedîüzzaman Saîd Nursî, Âsâr-ı Bediiyye, sh. 312, 376, 361, 364, 408, 462; Müntehab Dosya, sh. 56 (Badıllıdan naklen); Muvaffak Benil-Merce, Es-Sultan Abdül-Hamid, Kuveyt 1984, sh. 410 (Bütün kitap, Abdülhamid ile ilgilidir).
[6] Badıllı, Mufassal Tarihçe, c. I, sh. 217.
[7] Misbah, Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır, 19.9.1324/2.10.1908, Sayı: 2; Sayfa: 11 vd.; El Yazma Nutuk (Üstâd Tashihli), İstanbul, 1323/1907, sh. 1 vd.; Badıllı, Âsâr-ı Bedîiyye, sh. 376.
[8] Misbah, Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır, 19.9.1324/2.10.1908, Sayı: 2; Sayfa: 11 vd.; El Yazma Nutuk (Üstâd Tashihli), İstanbul, 1323/1907, sh. 1 vd.; Badıllı, Mufassal Tarihçe, c. I, sh. 219.
[9] İttihâd ve Terakkî Gazetesi, Yıl: 1, No: 14, sh. 3, 6 Eylül 1908; Badıllı, Âsâr-ı Bedîiyye, sh. 361.
[10] İttihâd ve Terakkî Gazetesi, Yıl: 1, No: 14, sh. 3, 6 Eylül 1908; Badıllı, Âsâr-ı Bedîiyye, sh. 364.
[11] Badıllı, Âsâr-ı Bedîiyye, sh. 312.
[12] Badıllı, Mufassal Tarihçe, c. I, sh. 221.
[13] Şeyh Selim yahut Molla Selim, İtihat ve Teraki Cemiyetine 1913'de ilk isyanı başlatan şahıstır. Daha sonra 1915-1916 Rus harbinde şehit düşmüştür. Ayrıntılı bilgiyi ileride vereceğiz.
[14] Münâzarât, sh. 22-23.
[15] Lem'alar, sh.171,Yirmiikinci Lem'a.
[16] Şuâlar, sh. 594, Beşinci Şuâ/Tetimme olarak üç küçük mes'ele/İkinci Mes'ele.
[17] Şuâlar, sh. 721, Birinci Şuâ.
[18] Şuâlar, sh. 506, Ondördüncü Şuâ/Gençlik Rehberi'nin küçük bir haşiyesi.
[19] Rumûzât-ı Semâniye, Osmanlıca, sh. 191-192.
[20] Lemalar, Osmanlıca, sh. 425.
[21] Müntehab Dosya, sh. 56.
[22] Şahiner, Son Şahitler, c.1, sh. 379‑455.
Bu iddia sahipleri,[1] Bedîüzzaman ve Mehmed Âkif gibi İslâm âlimlerinin meşrû dairedeki hürriyet ve meşrûtiyeti istemeleri ile Abdülhamid düşmanlığını birbirine karıştırmışlardır. Elbette ki o dönemin çok mühim simaları, özellikle Hafiye Teşkilâtının son zamanlardaki baskı idâresini tenkid etmişler ve Abdülhamidin kurduğu hükûmetlerin, bazan istibdâd denebilecek faaliyetlerini tenkid eylemişlerdir. Ancak Abdülhamidin de devletin devamını sağlamak için yürüttüğü şahsî idâre sistemini, her yönüyle meclis-i şûrâ esaslarına uygundur demek mümkün değildir.[2]
Özellikle Bedîüzzaman ile ilgili iddialara gelince, Bedîüzzaman-Abdülhamid münasebetlerini kısaca özetlemekte yarar vardır:
1907de İstanbula gelen Bedîüzzaman, Meşrûtiyetin ilânından evvel söylediği bir nutkunda, Sultan Abdülhamidi, Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halîfe -i Peygamberî diye vasıflandırmaktadır. 1909 Martında kaleme aldığı bir makalede ise, ona şu tavsiyelerde bulunmaktadır:
Ömrünün zekâtını Ömer bin Abdülaziz gibi sarf et. Ta ki, biatın manası gerçekleşsin. Meşrûtiyeti kansız kabul ettiğin gibi, Yıldızı da mahbûb-ı kulûb eyle. İstibdâd, kalb-i memalik olan İstanbulda kan bırakmadı*ğın*dan hüsn-ü niyeti göster. Pür-şefkat ile meşrûtiyeti kansız kabul etti*ğin gibi; menfur olmuş Yıldızı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebanîler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkikîn-i ülemâyı doldurmak... ve Yıldızı Dârül-Fünûn gibi etmek... Ve ulûm-u İslâmiyeyi ihyâ etmek ve meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti, mevki-i hakikisine isad etmek... Ve milletin kalb hastalığı olan zaf-ı diyânet ve baş hastalığı olan cehâleti, servet ve ikti*darınla tedavi etmekle Yıldızı Süreyya kadar ilâ et. Tâ Hânedân-ı Osmanî ol burc-u hilâfette pertevnisâr-ı adâlet olabilsin. Hem de havaîc-i zaruriyeye iktisad et. Tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin. Madem ki, İmâmsın....[3]
Bedîüzzamana göre, Abdülhamid zamanında yapılan bütün istibdâdlar onun şahsına verilmemelidir. Maalesef İttihâdcılar bunu yapmıştır. Zira o şefkatli bir Sultandır. Başka bir eserinde de, Abdülhamidin şahsî idâresini anlatırken, Abdülhamidin mecbur olduğu istibdâdifadesini kullanmaktadır. Namık Kemâlin Abdülhamidi tenkit ettiği Hürriyet kasidesini değerlendiren Bedîüzzaman, 1930lu yılların idâresini kasdederek, meseleyi bütün yönleriyle gözler önüne sermektedir:
Şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya layık iken, o tokada müstehak olmayan, gayet mühim bir zatın yani Abdülhamidin yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün;
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhây-ı hürriyet
Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyyetten.[4].
1952 yılında bazı kimseler, Bedîüzzamanın sanki İttihâdcıları destekleyerek Sultan Abdülhamide muhâlif olduğu iddialarını yaymaya başlayınca, talebelerine kaleme aldırdığı Lâhika Mektubunda aynen şunları ifade etmektedir:
1) Bir adamın kusuru ile başkası mesul-olamaz. Dolayısıyla Abdülhamidin hükûmetlerinin hataları ona verilemez. 2) Bedîüzzaman, II. Meşrûtiyetin başında, hürriyet-i şeriyyeyi teşvik etmiş, bazı siyasi muhâliflerinin istibdâd adını verdikleri, Abdülhamid idâresi için de, mecburî, cüzî ve hafif istibdâd, İttihâdcıların zulmu için ise, pek şiddetli külli istibdâd tabirlerini kullanmıştır. Şu cümlesi meşhurdur:Eğer meşrûtiyet, İttihâdcıların istibdâdından ibaret ise ve Şerîata muhâlif hareket demek ise, bütün dünya şahid olsun ki, ben mürteciyim. 3) Hürriyet, İslâmi terbiye ile terbiye olunmazsa, çok şiddetli bir istibdâda dönüşeceğini haykırmıştır ve maalesef öyle de olmuştur. 4) Abdülhamidin yabancı düşmanlara karşı gösterdiği dehası, İslâm âleminin tam bir Halîfesi olması, Şark Vilâyetlerini Hamidiye Alayları ve İslâm kardeşliği ile Ermenilere karşı koruması; İslâmın bütün hükümlerini hayatında yaşaması ve Yıldız Sarayında manevi şeyhini eksik etmemesi sebepleriyle bir veli olduğunu açıkça ifade etmiştir. 5) Ancak insan hatasız olmayacağından, onun da bazı hataları olduğunu ve ancak bu hataların mecburiyet altında işlenen hatalar bulunduğunu açıkça beyan eylemiştir..
O halde başta Bedîüzzaman ve Mehmed Âkif olmak üzere, büyük İslâm âlimlerinin Abdülhamide muhâlif oldukları ve hatta aleyhindeki hal fetvâsını hazırladıkları şeklindeki iddialar doğru değildir. Fetvâyı zamanın Fetvâ Emini Hacı Nuri Efendi imzalamamıştır; ancak maalesef İttihâdcıların kuklası haline gelen Şeyhül-İslâm Mehmed Ziyâuddin Efendi imzalamıştır. Bu fetvâdaki hal gerekçeleri tamamen iftiradır. Zira Sultan Abdülhamidin 31 Mart Vakasına sebep olduğu zikredilmiştir ki, tamamen yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Dini kitapları yaktırdığı iddia edilmiştir ki, tam bir iftiradır; zira en çok dini kitap onun zamanında basılmıştır. Devlet hazinesini israf ettiği söylenmektedir ki, Abdülhamid gibi dindar bir Padişaha bunu isnad etmeye şeytan bile yaklaşmaz. Zâlim olduğu ileri sürülmüştür ki, iktidarı boyunca idam cezasını uygulamadığı herkesin malumudur.[5]
Dilekçede görüldüğü gibi, Bedîüzzaman, şark vilâyetlerine maârifi götürmek istemesiyle, pek çok faidelerin yanında, Osmanlı Devletinde karışıklığı önlemek ve âşâirin birbirine karşı sarf ederek kırıp bitirdikleri büyük kuvveti toplattırıp hükûmetin eline vermekle, dış düşmanlara karşı o kuvveti kullanmak ve neticesinde hal‑i hazırdaki vahşet ve cehâletleri ile birlikte, medeniyet ve maârife kabiliyetli bir millet olduklarını, lâkin fıtratlarında mevcud bu kabiliyet ve istidat madenini maârif ile işletmekle o muazzam netice elde edilebileceğini ve o zaman bu milletin adâlete nasıl istihkak kesbedeceğinin bilineceğini söylüyor. Fakat yukarıda belirtildiği üzere, Mâbeyn paşaları bu maksad ve neticeleri göremiyerek veya görmezlikten gelerek, dilekçesinde gösterilen o muazzam hizmeti nazar‑ı ehemmiyete almıyor. Lâkin buna rağmen Bedîüzzamanın ümidi kırılmıyor. İnkisar‑ı hayale uğramıyor. Yine aynı maksad üzerinde çalışmasına devam ediyor.
Bu kısa izahları biraz daha açalım:
Bedîüzzamanın Eski Eserleri, Yeni Eserleri ve Hatıralarında II. Abdülhamid ile İlgili Tesbitleri
Bu mesele belli mihraklar tarafından çok tahrif edildiği ve kaşındığı için konuyu, bütün yönleriyle ele almak istiyoruz:
1. Bedîüzzamanın Eski Eserlerinde II. Abdülhamid
1‑ Meşrûtiyetin ilânının ilk günlerinde söylediği nutkunun son bölümünde: Yaşasın yaraları tedavî etmek fikrinde olan Halîfe‑i Peygamber[6] demek suretiyle, onun şahsiyet ve makâmının ne olduğunu ortaya koymaktadır.
2‑ 23 Mart 1909da gazetelerde yayınlanan Dağ meyvesi acı da olsa devadır başlıklı makalesinin yedinci maddesinde:
Hilâfete dair bir rûyadır. Âlem‑i menamda Padişahı (Sultan Abdülhamidi) gördüm dedim: Sen zekâtül-ömrü, Ömer‑i Sânî (Ömer bin Abdülaziz) mesleğinde sarfet! Tâ ki, Meşrûtiyet riyâsetine lâzım ve biatın manâsı olan teveccüh‑ü umûmiyeyi kazanasın!
Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim. Siz de ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz?.. Bir de sizde, onlardaki kuvvet‑i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk...
Ben dedim: Bizdeki tenbih‑i efkâr‑ı umûmî ve tekmil‑i mebâdî ve vesâit ve ihata‑i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla, hem o noktaları istihsal, hem de netice‑i matlub olan terakkiyi intac edebiliyoruz. Düvel‑i ecnebiyenin adâleti bunu ispat eder.
O dedi: Nasıl yapacağım? Dedim: İstibdâd, kalb‑i memalik olan İstanbulda kan bırakmadığından, hüsn‑ü niyeti göster. Pür‑şefkat ile Meşrûtiyeti kansız kabul ettiğin gibi, menfur olmuş Yıldızı mahbub‑u kulûb etmek için, eski zebanîler yerine, melâike‑i rahmet gibi muhakkikin‑i ülemâyı doldurmak ve Yıldızı Dârul‑Fünûn gibi etmek; Ve ulûm‑u İslâmiyeyi ihyâ etmek ve meşihat‑ı İslâmiyeyi ve hilâfeti mevki‑i hakikisine isad etmek.. Ve milletin kalb hastalığı olan zaf‑ı diyânet ve baş hastalığı olan cehâleti, servet ve iktidarınla tedavî etmekle; Yıldızı süreyya kadar ila et! Ta, Hânedân‑ı Osmanî ol burc‑u Hilâfette pertev-nisâr‑ı adâlet olabilsin. Hem de havâic‑i zaruriyeye iktisad et, ta alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin. Madem ki İmâmsın!.. Birden uyandım, gördüm ki; asıl bu âlem‑i yakaza rüyadır. Asıl uyanmak (uyanıklık) ve hakikat o rüya imiş.[7]
İşte Bedîüzzaman Hazretleri, rüya diye tavsif ettiği ve onu gazetelerde bir çeşit açık mektub tarzında neşrettiği ve onun sonunda. Asıl uyanıklık ve hakikat o rüya imiş dediği makalesinde, merhum Sultan Abdülhamidin İslâm Halîfesi olduğunu açıklamaktadır. Ayrıca Hazret‑i Osman Radiyallahü anhuya benzer bir tarzda, elinde gücü, kuvveti, askeri varken, kan dökülmemesi için, Jön Türklerin ve İttihâdçıların Selânikte 21 Temmuz 1908de ilân ettikleri anayasayı ve Manastırda yer‑yer hâdiseler çıkararak, işi kuvvete döktükleri sırada, Sultan Abdülhamide bağlı kuvvetler, ordu ve askerlerin başındaki yüksek rütbeli âmirler, defalarca ona yalvararak, karşı koymaları için izin istedikleri halde, sonunda 31 Mart hâdisesinde Yıldız Sarayını çeviren Hareket Ordusuna karşı, bilhâssa onun tüfekçi başısı Arnavut Halil Bey ayaklarına kapanıp hüngür‑hüngür ağlayarak izin istediği halde, onun merhamet ve şefkati kan dökülmeğe rıza göstermemesini hatırlatmaktadır. Bütün bunlara rağmen, Hareket Ordusu şehri işgal ettikleri zaman, Padişahın Tüfekçibaşısını yakalayıp, getirip onun Sarayının bahçesinin kenarında asmışlardır. Bu da gösteriyor ki; Bedîüzzamanın Pür‑şefkat ile Meşrûtiyeti kansız kabul ettiğin gibi... ifadesiyle bu ve buna benzer hâdiseleri ifâde etmektedir.
Ayrıca, bu hakikatli rüyanın şu parağrafında biraz daha açık ifadeyle:
Nefret edilen Yıldız Sarayını kalplerin sevgilisi haline getirmek için, zebani gibi olan istihbaratçılar yerine, rahmet melekleri gibi âlimleri doldur. Yıldız Sarayını Üniveriste haline getirmek, İslami ilimleri ihyâ etmek, Şeyhülİslâmlığı ve Hilâfeti hakiki mevkiine ulaştırmak; milletin kalp hastalığı olan dindeki zafiyet ve baş hastalığı olan cehâleti, servet ve iktidarınla tedavî etmekle, yıldızı Süreyya kadar yükselt! Ta, Hânedân‑ı Osmanî ol Hilâfet burcunda adâlet yıldızlarını parlatsın.[8]
demek suretiyle, Osmanlı Hânedânının ebedî kalması ve daima hilâfet burcunda kalarak, etrafında adâlet saçmak için Halîfeye yol gösteriyor ve irşad ediyordu.
3‑ Kürdistan ülemâ ve meşâyih ve rûesâ ve efrâdına Meşrûtiyete dair telkinatıdır başlıklı yazısında, Bedîüzzaman, Padişah Abdülhamid için şöyle diyor:
Şimdiye kadar Padişaha iktida ettiniz ki; milletin vahşetinden dolayı, tedennî ve inkirazın mahkumu olan kuvvet ve cebri millette istimal lüzum gördünüz. Şimdi de Padişah yine size İmâmdır, iktida ediniz ki, o ömr‑ü ebedîye mazhar olan marifet ve adâleti ile milletini idâre edecek. Elhasıl: Efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı. Siz de o eski ve köhneleşmiş ağalık abasını bir hulle‑i adâlete tebdil ediniz![9]
Bedîüzzaman Hazretleri Padişaha ve hilâfet‑i İslâmiye cihetinden Halîfeye, şarklı vatandaşlarını, itaate, itidale, iktidaya davet etmekle beraber; Meşrûtiyet dönemi icabatından olan marifet ve akıl yolunda yürümelerini, zulüm ve cebri bırakmalarını, milleti istihdam etmek değil, ona hizmet etmelerini tavsiye ediyor ve Meşrûtiyet şerefinin esasını yine Sultan Abdülhamide veriyor.
Aynı yazının devamında ise, şöyle diyor:
İstibdâdın maden ve menbiti olan şeref ve haysiyet ve itibarî rütbeden istimdat ve milleti istihdam.. ve hatır ve tahakküm ve tarafdarî rabıta etmekdir ki; vahşetin ağalığı budur. Ümmül‑ağavat olan Yıldızda, Ebül-ağavat olan Sultan Abdülhamid bu ağalıktan vazgeçti. Nerede kaldı başka sivri sinekler![10]
Burada gerçi Bedîüzzaman, Şarktaki ağalık ve zorbalığın şeref ve haysiyyet cihetiyle milleti istihdam etmeklik şekline vurması içinde, Sultan Abdülhamidin ismi de bil-münasebe geçmektedir. Ağaların Babası şeklinde bir tabir vardır ve gerçekten de Sultan Abdülhamid, bir zamanlar Şarktaki aşiretleri kendisine, dolayısıyla Osmanlı saltanatına bağlamak maksadıyla büyük aşiret reislerine, kimisine paşalık, kaymakamlık, kimisine binbaşılık rütbesi vermiştir. Neticesinde o aşiret çöl paşalarının çok zulümleri ve vahşetleri vaki oldu. Fakat bu, Sultan Abdülhamidin, o zamanki şartlara göre devlet idâresindeki bir siyâsetiydi. Yanlış ve hatalı olabilirdi. Ama Padişahın, o reislere paşalık ve rütbeler bahşederken gidin millete zulmedin, yağma edin şeklinde bir emri, işâreti yoktu ki, o suçların tamamı ona yüklensin, Onun niyeti dağınık, dağ ve derelerde yaşayan o reislere birer rütbe vererek, hükûmete karşı itaatlerini temin idi. Ayrıca, Üstâd Bedîüzzaman aynı yazısında Sultan Hamid bu ağalıktan vazgeçti diyerek onu bu suçtan tebrie etmektedir.
4‑ 31 Mart 1909da Dîvân‑ı Harb‑i Örfideki müdafaatının Onbirinci cinâyetinde, Sultan Abdülhamidle ilgili kısmında şöyle der:
İstibdâdlar umumen Sultan‑ı Mahlûa isnad edildiği halde, onun Zabtiye Nâzırı ile bana verdiği maâşı ve ihsan denilen rüşvet ve hakk‑ı sükûtu kabul etmedim, reddettim. Milletimin nâmını lekedar etmedim. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim.[11]
Bedîüzzaman İstibdâdlar umumen Sultan‑ı mahlûa isnad edildiği halde... sözüyle, Jön‑Türk hareketinin başladığı zamanları kasdetmektedir. Gerçekten o zamanlar, başta Namık Kemâl, Ziya Paşa ve sonra Mehmed Âkif gibi mücahid, edib şâirler, hürriyetperverler, Sultan Abdülhamide şiddetli hücum ettikleri ve bütün istibdâd ve tahakkümleri onun şahsından bilip itiraz ettikleri bir gerçektir. Lâkin Hazret‑i Üstâd Bedîüzzaman ise; ... isnad edildiği halde diyor. Yani gerçek olarak değil, belki o zamanlar öyle telâkkî ve kabul ediliyordu demek istiyor. ve O şefkatli Sultana boyun eğmedim sözüyle Sultan Abdülhamidin şefkatli, merhametli ve dindar bir insan olduğunu kaydediyor.
Ayrıca, Bedîüzzaman Hazretleri o zamanki en heyecanlı nutuk ve makalelerinde, hiç bir zaman Sultan Abdülhamidin şahsiyetine, makâmına ve şahsî, insanî ahvâline ‑sair hürriyet‑perver mücahidler gibi‑ hakaretâmiz sözlerle ilişmemiş, hücum etmemiştir. Ancak nasihat tarzında bazı şeyler söylemiştir.
5‑ Meşrûtiyetin ilânından iki sene sonra, 1910 yılının sonu ve 1911 yılının başında telif ve tabettirdiği Münâzârat isimli eserinde, istibdâd ve meşrûtiyeti tarif ederken, Sultan Abdülhamidin bahsi münasebetiyle şöyle der:
Zira sabıkta Padişah kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu. Biçare milletin halini anlamıyordu.. Veyahut zaf‑ı kalb ve kuvvet‑i vehm ile anlamak istemiyordu. Yahut mütehevvisane ve mütekeyyifane ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmağa müsaid değildi.[12]
Burada Sultan Abdülhamidin şahsiyyetine zâhirde bir tariz görünmektedir. Lâkin dikkat edilirse, birkaç ihtimali birden nazara veriyor. En baştaki ihtimal, kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu ifadesiyle, Mâbeyndeki paşaların aldatmaları veyahut onu bir çeşit ablukaya almalarıyla mahbus gibi yani sağını solunu tam manasıyla haberdar olarak bilmiyordu. Aldığı malumat da Mâbeyn den geçerek kendisine ulaşmaktaydı. Sondaki ihtimal ise, Onun beşerî ve insanî ve fıtrî bazı hallerinden ve zaif olan bazı damarlarından bahsediyor ki, onun tamamen beşeriyetine yöneliktir. Yaratılış itibariyle vesveseli, hassas, tereddütlü olabilirdi. Fakat bunlar, onun kötü niyetliliğine, kasdî olarak onları işlediğine delâlet etmez. Bedîüzzaman da ahirki zaif ihtimal ile birazcık onun fıtrî beşeriyetine ve zaif damarına vuruyor.
6‑ Hizanlı Şeyh Selimin[13] Hürriyet hakkındaki: حُرِّيَّةٌ حَرِّيَّةٌ بِالنَّارِ ِلاَنَّهَا تَخْتَصُّ بِالْكُفَّارِ Arapça şiiri ki, Hürriyet ancak ateşe lâyıktır. Zira kâfire mahsus bir şiardır sözünü sual tarzında Bedîüzzamana tevcih ettikleri zaman, o da şöyle cevab vermiştir:
O biçare şâir, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibâha mezhebi zannetmiş. Haşa! Belki insana karşı hürriyet, Allaha karşı ubudiyyeti intac eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Hamide Ahrârdan ziyâde hücum ediyordu ve derdi: Hürriyeti ve Kanûn‑i Esâsîyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.
İşte yahu, Sultan Abdulhamidin mecbur olduğu istibdâdını hürriyet zanneden ve Kanûn‑i Esâsînin müsemmasız isminden ürken (adamların) sözünde ne kıymet olur: Belki böyle diyenler öyledirler. Hem yirmi senelik İslâmiyetin bir fedaîsi de demiştir:
حُرِّيَّةٌ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ اِذْ اَنَّهَا خَاصِّيَّةُ اْلاِيمَانِ
Yani: Hürriyet, insanlara Allahın bir atiyyesidir. Çünki îmânın hasiyetidir.[14]
Bedîüzzamanın bu, dini rasihâne bilen hakikatli cevabında görüldüğü üzere, o zaman bazı müfrit yarı hocalar ve tekfire meraklı hasta mizaçlılar, hemen bir ayetin zahirî manâsına yapışarak, mezkûr Anayasayı kabul edenleri, bilhâssa işin başındaki Türkleri küfürle ittiham etmişler. Fakat Bedîüzzaman, o zaman cevab vermiş ve o biçare müfritlerin yanlış fikirlerini ortaya koymuş ve onları susturmuştur.
2. Bedîüzzamanın Yeni Eserlerinde II. Abdülhamid
Merhum Sultan Abdülhamidle ilgili eski eserleri ve makalelerinden alınan mezkûr nümunelerden başka, hayatının ikinci devresi olan Yeni Saîd tabir ettiği zamanlarında bu mevzuda söyledikleri kısaca şöyledir:
1‑ 22. Lemada; Sultan Abdülhamidin ismi zikredilmemiş, ama ona karşı söylenmiş bir şiiri bir münasebetle kaydederken şöyle diyor:
Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya layık iken ve hâlbuki o tokada müstahak olmayan, gayet mühim bir zâtın, yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün
Ne mümkin zulm ile bîdad ile imha‑yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyette.[15]
Bu beyân ile Bedîüzzaman Hazretleri, Sultan Abdülhamidi gayet mühim bir zât şeklinde tavsif ederek, ona karşı yazılan, söylenen tenkidlerin, hücumların yanlış olduğıınu apaçık beyân ediyor.
2‑ Beşinci Şuâ Risâlesinin tetimmesinde zulüm ve istibdâd meselesi münasebetiyle şöyle demektedir:
Zannederim, asr‑ı ahirde İslâm ve Türk hürriyetperverleri bir hiss‑i kabl‑el vuku ile bu dehşetli istibdâdı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp, yanlış bir hedef ve hata bir cebhede hücum göstermişler.[16]
Bu parağrafta Bedîüzzaman Saîd‑i Nursî Hazretleri çok açık ve kesin olarak, Sultan Abdülhamide atılan itiraz oklarının ve hücumların katiyyetle yanlış ve hata olduğunu söylemektedir. Namık Kemâller, Mehmed Âkifler bir hiss‑i kabl‑el vuku ile çok sonra meydana çıkacak bir istibdâd ve zulmü hissetmişler, fakat hücum oklarını yanlış bir hedefe atmışlardır, diyor.
3‑ Birinci Şuâ Risâlesi, 29. ayetin beyânının sonunda şöyle demektedir:
Âlem-i İslâm için en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve onüçüncü asrın âhiri ve ondördüncü asır ile harb-i umûmî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle bu cümle makam-ı ebcediyle altıncı asra ve evvelki cümle gibi اَلْعَزِيزِ الْحَمِيدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.[17]
4‑ Sekizinci Şuânın âhirinde, Hilâfet‑i İslâmiye hakkında gelen hadis‑i şerîfin manâ‑yı işarîlerini yazarken cifrî ve ebcedî hesabiyle, Hicrî 1328, Rumi 1326 (Miladi 1909) ederek hilâfet‑i İslâmiyenin sona erdiğine işâret ettiğini, ayrıca İslâmiyetin ilk dört Halîfeleri Hazret‑i Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Âlî -Radiyallahü teala aleyhim ecmain-in isimlerinin beraberce Ebcedî makâmı yine 1326 Rumi (1909) ederek Hilâfet‑i Osmaniyenin sona ereceğine ve bu tarihten sonra, artık Hilâfetin şartlarına muvafık tarzda takarrur etmediğine ve etmiyeceğine işâret ettiğini kaydetmekle, Sultan Abdülhamidin İslâmın son Halîfesi olduğuna açıkça işâret etmektedir.[18]
5‑ Rumuzât‑ı Semâniye Risâlesinde, Sûre‑i Alakın bazı cümleleri 1322 Rumi‑1324 Hicri ederek yine Hânedân‑ı Osmaniyenin hal ve nasb gibi mühim olaylarına baktığını ve Balkan ittifakiyle zuhura gelen mühim hâdiselere işâret ettiğini kaydetmektedir.[19]
6‑ Başka bir eserinde şöyle diyor:
Hilâfet‑i Abbasiye, Hülagunun hücûmiyle hatime verildi. Üç dört asır zaman‑ı fetretten sonra يأتي الله بقوم يحبهم و يحبونه(Mâide: 54;Allah öyle bir millet getirir ki, Allah onları sever ve onlar da Allahı sever ) âyetinin sırrına mazhar olan Osmanlı âdil padişahları, hadis‑i şerîfteki istikameti yerine getirmeye çalıştıklarından, hadisin hükmiyle ümmet için bin sene hilâfet‑i İslâmiyeyi ve şer‑i şerîf üzerine giden hükûmetin idâmesine vasıta oldular.[20]
7‑ 1952 senesinde İstanbulda Nur talebesi bir muallimin zihnini meşgul eden, Üstâd Bedîüzzaman Hazretlerinin II. Meşrûtiyyet sıralarında, Sultan Abdülhamidle macerasını ve Üstâdın o sıra neşretmiş o-lduğu nutuk ve makalelerindeki bazı ifadelerini, sair hürriyetperverler gibi Bedîüzzamanın da bir itirazı, bir hücumu manâsında anlaması üzerine, Bedîüzzaman Saîd‑i Nursî Hazretleri bu konuda talebelerine bir yazının ana hatlarını dikte ettirmiş ve bir lâhika olarak o zamanlar hem eski harfle hem de yeni harfle teksir ettirerek neşrettirmiştir. O mektubu aynen buraya alıyoruz.
Bir muallim kardeşimiz Sultan Abdülhamidin hakkında Üstâdımızın hürriyet başında söylediği nutuklarda, Sultan Hamide hücum zannetmiş ve o kıymetdar Padişahın kıymetini takdir etmemiş gibi bir şüphe gelmiş?...
Elcevab: Biz Üstâdımızdan aldığımız hakikat‑i hal ile cevab veriyoruz.
Evvela: Üstâdımızın hayatındaki birinci bir düstûru: Kuran‑ı Hakimin bir Kanûn‑u esasisidir ki; Bir adamın cinâyetiyle başkası mesul-olamaz!.. Kaide‑i Kuraniyesiyle o Padişahın zamanındaki hükûmetin hataları ona verilmez, diye daima hayatında ona hüsn‑ü zan etmiş. Onun bazı zaman mecburiyetle ettiği kusurları onun muarızlarına karşı tevile çalışmış.
Saniyen: Üstâdımız Hürriyetin başında bütün‑ kuvvetiyle Şerîat dairesindeki Hürriyet‑i Şeriyeyi sena etmiş, nutuklarıyla halkı o hürriyete davet etmiş. Ve Hürriyet‑i Şeriyeye muhâlif olanlara demiş ki; Eğer Şerîat dairesinde olmazsa, istibdâd namı verdiğiniz, bir şahsın mecburî, cüzî ve hafif istibdâdı, pek şiddetli bir istibdâd‑ı küllî olup inkisam edecek. Herkes bir nevi müstebid olur, istibdâd‑ı mutlak çıkar, binler istibdâd hükmüne dönecek. yani; hürriyet ölecek, bir istibdâd‑ı mutlak çıkacak. Hatta bu meselede, Üstâdımız idam için kurulan Dîvân‑ı Harb‑i Örfide demiş ki: Eğer Meşrûtiyyet İttihâdçıların istibdâdından ibaret ise ve hilâf‑i Şerîat hareket ise, bütün dünya şahid olsun ki ben mürteciyim.
Salisen: Üstâdımız o zamanda, bir hiss‑i kable‑l vuku nevinden şimdiki âlem‑i İslâmın ecnebî istibdâdından kurtulması ve bir Cemâhir‑i Müttefika‑i İslâmiye tarzında tezahüre başlamasını tasavvur etmiş, ümit etmiş, hissetmiş ve bütün kuvvetiyle bağırmış. Hürriyet‑i Şeriyeyi takdir etmiş. O zamanki hitabelerinde demiş ki: Hürriyet, terbiye‑i İslâmiye ile olmazsa ölecek, yerine istibdâd‑ı mutlak çıkacak.
Rabian: Üstâdımızdan hem işitmişiz, hem halinden anlamışız ki: Ecnebilerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve metanet, hususan âlem‑i İslâmın kısm‑ı azamının Halîfesi olmak; Hem biçare Vilâyat‑ı Şarkiyenin bedevi aşâirini Hamidiye alayları ile en yüksek bir derece‑i askeriye ve medeniyeye onları sevk etmesi ve Hamidiye camiinde her cuma günü bulunması ve şeâir‑i İslâmiyeyi elden geldiği kadar müraat etmesi ve daima yıldız dairesinde manevî Üstâd kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi; çok hasenatı için Üstâdımız bütün hayatında onu Padişahlar içinde bir nevi velî hükmüne geçtiğini kanaat etmiştir.
Hamisen: İnsan hatasız olmaz. Eğer onun hakkında o zaman nutuklarında, bir mecburiyet tahtında şiddetli hataları olsa da, elbette o hatanın hiç bir ehemmiyeti kalmaz. Hem Aşere‑i Mübeşşere içinde, Hazret‑i Ali (R.A.) ile Hazret‑i Talha ve Zübeyirin birbiri hakkındaki hataları, onların Hakikat‑ı İslâmiyeye dair uhuvvetlerine zarar vermediği gibi, elli sene evvel Üstâdımızın merhum Padişahın hakkında bir hatası medar‑ı itiraz olamaz.
Üstâdımızın hizmetinde bulunan Nur Tebeleri[21]
Görüldüğü üzere, bu lâhika mektubunda beş vecihle merhum Sultan Abdülhamid tebrie ediliyor. Ve onun hasenâtı seyyiâtına mutlak şekilde galib olduğundan manevî makâmı ve derecesi yüksek olduğunu belirtiyor. Bedîüzzaman Hazretleri diğer hürriyetperverlerden çok derece hafif, nasihat kabilinden bazı itirazlarını da kendi üzerine alıyor ve Padişahı lâyık olduğu nisbette medhediyor.
3. Bedîüzzamanın Hatıralarında II. Abdülhamid
Bedîüzzaman Hazretlerinin son on senelik hayatının en yakın talebe ve hizmetkârlarından nakledilen bir iki rivayeti daha kaydedelim:
1‑ Mustafa Sungur: Üstâd Hazretleri Sultan Abdülhamid hakkında eskiden itirazvarî bazı makaleleri için, bir defasında şöyle buyurmuşlardı, eliyle mübarek başına vurarak: Keçeli Saîd, sen şefkatli bir Padişaha müstebid diye itiraz etmiştin. Onun cezası olarak şu dehşetli istibdâdların zulmünü çek!
2‑ Mustafa Sungur ve Bayram Yüksel: Bir gün Üstâdımız merhum Sultan Abdülhamid hakkında demişti ki: Sultan Abdülhamid velidir. Ben onu hususi dualarım içine almışım. Her sabah, ya Rabbi sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hânedân‑ı Osmaniyeden râzı ol! diye dualarımda yadederim demişlerdi.[22]
İşte konunun başından buraya kadar, gerek yazılı gerek rivayet yollu ifade ve beyânların mecmuundan çıkan netice şudur ki: Bedîüzzaman Saîd‑i Nursî Hazretleri eskiden II. Meşrûtiyyetin ilânından evvel ve sonrasında, Hürriyet‑i Şeriyenin gerçek manâda Osmanlı devleti idâresinde yerleştirilmesini ve bu meyanda Hilâfet Saltanatının idâresini, bir kaç paşanın fikir ve tedbiriyle değil, büyük bir millet meclisi ve onun yanında geniş ve büyük bir şûra meclisi tarafından kararlar altına alınmasını istemiş ve bu yolda mücadele vermiştir. Bu mücadeleleri esnasında, bazen bilmünasebe ve dolayısıyla Sultan Abdülhamide karşı da itirazvari veya nasihat şeklinde sözleri varid olmuştur. Lâkin Bedîüzzamanın bu kabil sözleri ise, bir İslâm Halîfesinden bazı hizmetlerin yapılmasını taleb ve bazı nasihat şeklinden ibaret olduğu, yukarıda nakledilen yazılı ifadelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Başkaca herhangi bir itiraz, şahsiyyetine bir hücum tarzı yoktur.
Prof. Dr. Ahmed Akgunduz
Rector & President
Bergsingel 135, 3037 GC Rotterdam
T +31 (0)10 485 47 21
F +31 (0)10 484 31 47
E akgunduz@iur.nl; I http://ift.tt/1x3Vi4C
http://ift.tt/1x3VjFD; http://ift.tt/1t2lvlA
| [1] Burada ilk zikretmemiz gereken şahsiyet Necip Fazıldır. Onun Risâle-i Nur karşısında yanlış veya eksik bir duruşu vardı. Ehl-i fetret konusunda Bedîüzzaman'ın tespitlerini içine sindirememiştir ve aleyhinde bazı ifadeler kullanınca Mehmed Kırkıncı Hocamız Erzurum'dan gelmiş ve Ebu Hamid Gazali'nin Risâlelerinde benzer ibareleri göstermiş ve Necip Fazıl geri adım atmıştır. Krş. Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlûmları, 18th ed (İstanbul: Büyük Doğu, 1997), sh. 244-245; Necip Fazıl Kısakürek, Bedîüzzaman Saîd Nursî, İstanbul, Büyük Doğu Yayınları, 2009. |
Bir diğer isim Ömer Faruk Yılmazdır. Bkz. Ömer Faruk Yılmaz, Sultan İkinci Abdülhamid Han, İstanbul: Osmanlı Yayınları, 1999, sh. 288-293; Burada Bedîüzzamanı da maalesef Sultan Abdülhamid muarızları arasında saymaktadır.
Bir başka şahsiyet ise, muhterem Hocam İhsan Süreyya Sırmadır. İhsan Süreyya Sırma, II. Abdülhamidin İslam Birliği Siyâseti, İstanbul, Beyân Yayınları, sh. 113-114. Şöyle iddia ediyor:
Ancak, bu meşrûtiyetçilerin "meşrûtiyet" anlayışları birbirinden farklılıklar arz ediyordu. Fakat onlar, bu görüş farklılığına rağmen, Abdülhamid'in aleyhinde birleşmesini bildiler: Bedîüzzaman Saîd Nursî'den, Mehmed Âkif'e; Enver Paşa'dan, Rıza Tevfik'e kadar... Hatta Tefsir yazarı Elmalılı Hamdi Yazır'a kadar. Ne var ki tarih, bu zevatın bir kaç dönmenin oyununa geldiklerini ayan beyân göstermiştir.
Bedîüzzamanın eserlerini ve değerlendirmelerini okuyanlar bunun ne kadar temelsiz bir tenkit olduğunu anlayacaktır. Biz de ayrıntılı olarak değerlendireceğiz. Muhterem Hocamız, bu mesnedsiz değerlendirmelerine Bedîüzzamanın Meşrûtiyet fikrini tam anlamadan devam etmektedir. Bkz. sh. 115 vd. Ayrıca krş. İhsan Süreyya Sırma, Belgelerle II Abdülhamid Dönemi, İstanbul: Beyan Yayınları.
Sultan Abdülhamid ve Bedîüzzaman konusunda Muhterem Kadir Mısıroğlunun değerlendirmeleri ise, nazara alınmayacak kadar sathî olduğundan üzerinde durmuyoruz. Kadir Mısıroğlu, Bir Mazlûm Pâdişâh: Sultan II. Abdülhamid adlı eserinin mukaddimesinde çok yakışıksız olan Sultan II. Abdülhamide muhâlefet kendilerine hiç yakışmayacak iki şahıstan biri olan Üstâd Bedîüzzaman Saîd-i Nursî, pek geç kalmış dahî olsa, âhir ömründe nedâmet göstermiştir demekte ve Sultan Abdülhamidin torunu Nemika Sultandan helallik dilediğini iddia etmiştir. Naklettiğimiz vasıflandırması asla doğru olmamakla birlikte, helallik dilemesi şeklindeki manayı reddetmiyoruz; ancak muhtevasından tamamen kuşkuluyuz. Zira Bedîüzzamanın Sultan Abdülhamid değerlendirmesini biraz sonra ayrıntılarıyla açıklayacağız.
Muhterem Abdülkadir Badıllı Ağabey, bu manasız iftiralara ilmî ve mantıklı cevaplar ihtiva eden bir makale kaleme almıştır. Badıllı,Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. I, sh. 446; Bediüzzaman Abdülhamidde Yanıldı mı?.
[2] Bedîüzzamanın talebelerinden Muhsin Alevin hatıralarında anlattığı bir olay, Bedîüzzamanın Abdülhamid hakkındaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymaktadır. İstanbulda Sultan Abdülhamid hakkında kitap yazan bir adam, merhum padişaha çok hücum edip hakaret ediyormuş. BunuÜstâd duyunca üzüldü. Bize, Sultan Abdülhamid 60 milyon Müslümanın Halîfesiydi. Ben ona bir veli nazarıyla bakıyorum diye buyurarak Abdülhamid hakkında bir lahika mektubu neşretmişti. Nur Talebelerinden Ziya ve Muhsin imzasıyla daha sonraları Münâzarâta eklenen bu lahika mektubunda şu ifadeler bulunmaktaydı: Üstâdımızdan hem işitmiş, hem hâlinden anlamışız ki, ecnebilerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve kanaat; husûsan âlem-i İslâmın kısm-ı âzamının Halîfesi olmak; hem, biçare vilâyât-ı Şarkiyenin bedevî aşâirini Hamidiye Alayları ile en yüksek bir derece-i askeriye ve medeniyeye onları sevk etmesi, Hamidiye Camiinde her Cuma günü bulunması, şeâir-i İslâmiyeye elden geldiği kadar mürâât etmesi, daima Yıldız dairesinde manevî üstâdı kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi, çok hasenâtı için, Üstâdımız, bütün hayatında onun padişahlar içinde bir nevî velî hükmüne geçtiğini kanaat etmişti.. Bkz. Necmeddin Şahiner, Son Şahidler Bedîüzzaman Saîd Nursîyi Anlatıyor, Cilt 1, İstanbul 1994, Yeni Asya Yayınları, s. 307; Münâzarât, sh. 150-151 (Yeni Asya Neşriyât).
[3] Dağ meyvesi acı da olsa devadır, Misbah, 19.9.1324/2.10.1908 tarihli 2. Sayısı. Misbah gazetesi 2 Ekim 1908 nüshasında, bu nutkun ilk bölümünün başında şöyle bir tarif koymuştur:
İstanbulûmuzca Kürd Hoca denmekle maruf, fâzıl-ı şehîr Bedîüzzaman-ı Kürdî Molla Saîd Hazretlerinin inkılâb-ı mesud ibtidâlarında Dersaâdet ve Selânikte kerraren irad edip bilhâssa ga*zetemize ihda eylediği nutk-ı irticâlidir.
[4] Lemalar, sh. 171.
[5] Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c. I, sh. 618-619; Büyük Türkiye Tarihi, c. VII, sh. 231-233 (Bu konuyu bütün ayrıntılarıyla bu eserlerde bulmak mümkündür); Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, II. Sultan Abdülhamidin Hali ve Ölümüne Dair Bazı Vesikalar, sh. 705-748; Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. I, sh. 176-184; Bedîüzzaman Saîd Nursî, Âsâr-ı Bediiyye, sh. 312, 376, 361, 364, 408, 462; Müntehab Dosya, sh. 56 (Badıllıdan naklen); Muvaffak Benil-Merce, Es-Sultan Abdül-Hamid, Kuveyt 1984, sh. 410 (Bütün kitap, Abdülhamid ile ilgilidir).
[6] Badıllı, Mufassal Tarihçe, c. I, sh. 217.
[7] Misbah, Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır, 19.9.1324/2.10.1908, Sayı: 2; Sayfa: 11 vd.; El Yazma Nutuk (Üstâd Tashihli), İstanbul, 1323/1907, sh. 1 vd.; Badıllı, Âsâr-ı Bedîiyye, sh. 376.
[8] Misbah, Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır, 19.9.1324/2.10.1908, Sayı: 2; Sayfa: 11 vd.; El Yazma Nutuk (Üstâd Tashihli), İstanbul, 1323/1907, sh. 1 vd.; Badıllı, Mufassal Tarihçe, c. I, sh. 219.
[9] İttihâd ve Terakkî Gazetesi, Yıl: 1, No: 14, sh. 3, 6 Eylül 1908; Badıllı, Âsâr-ı Bedîiyye, sh. 361.
[10] İttihâd ve Terakkî Gazetesi, Yıl: 1, No: 14, sh. 3, 6 Eylül 1908; Badıllı, Âsâr-ı Bedîiyye, sh. 364.
[11] Badıllı, Âsâr-ı Bedîiyye, sh. 312.
[12] Badıllı, Mufassal Tarihçe, c. I, sh. 221.
[13] Şeyh Selim yahut Molla Selim, İtihat ve Teraki Cemiyetine 1913'de ilk isyanı başlatan şahıstır. Daha sonra 1915-1916 Rus harbinde şehit düşmüştür. Ayrıntılı bilgiyi ileride vereceğiz.
[14] Münâzarât, sh. 22-23.
[15] Lem'alar, sh.171,Yirmiikinci Lem'a.
[16] Şuâlar, sh. 594, Beşinci Şuâ/Tetimme olarak üç küçük mes'ele/İkinci Mes'ele.
[17] Şuâlar, sh. 721, Birinci Şuâ.
[18] Şuâlar, sh. 506, Ondördüncü Şuâ/Gençlik Rehberi'nin küçük bir haşiyesi.
[19] Rumûzât-ı Semâniye, Osmanlıca, sh. 191-192.
[20] Lemalar, Osmanlıca, sh. 425.
[21] Müntehab Dosya, sh. 56.
[22] Şahiner, Son Şahitler, c.1, sh. 379‑455.
Bediüzzaman ve II. Abdülhamid (Prof. Dr. Ahmed Akgündüz)
Aucun commentaire:
Enregistrer un commentaire